Bir zamanlar bir çocuk vardı…
Saf, parlak, merakla dolu.
Kalbinde dünya kadar cesaret,
gözlerinde ise henüz incinmemiş bir ışık.
Sonra bir gün, biri güldü.
Biri susturdu.
Biri dedi ki:
“Sen fazla hayal kuruyorsun.”
İşte o an, çocuk küçüldü.
Ve kalbinin içinden bir ses doğdu: ego.
O, seni korumak için doğdu.
Çünkü kalbin fazla yumuşaktı bu dünya için.
Ego kötü değildir…
sadece yorulmuş bir çocuktur.
Zırh gibi konuşur,
çünkü içten içe sevilmemekten korkar.
Kibirle parlar,
çünkü bir zamanlar parladığı için cezalandırılmıştır.
Her “ben bilirim” cümlesinin ardında
“beni artık dinle” diyen küçük bir ses saklıdır.
Ego, unutulmuş ışığın nöbetçisidir.
Sen onu susturmaya çalıştıkça,
daha çok bağırır.
Çünkü o bilmez:
sen artık güvendesin.
Ve belki de ona bunu hatırlatman gerekir.
“Artık saklanmana gerek yok.”
İşte o an, ego çözülür…
Ve geriye çocuk kalır.
Hayal kurmak isteyen,
inanmak isteyen,
yeniden başlamak isteyen o saf yanın.
Ego’nun hayali,
senin özünün gerçeğidir aslında.
Kibir, bastırılmış cesaretin maskesidir.
Kontrol, unutulmuş gücün yankısı.
Onu suçlama…
Çünkü o sadece seni hayatta tutmaya çalıştı.
Ama artık hayatta kalman gerekmiyor.
Artık yaşayabilirsin.
Ego’yu dönüştürmek demek,
o çocuğu yeniden elinden tutmak demektir.
Onu suçlamak yerine,
sadece “gel” de.
“Artık güvendeyiz.”
O an, kibir yerini tevazua bırakır.
Savunma, anlayışa.
Ve sen fark edersin:
Ego aslında senin düşmanın değilmiş…
O, özüne giden en insani köprünmüş.
Ve köprüden geçtiğinde,
kendi ışığınla buluşursun.